Çoğunluğun  lokantalarda adisyona ilave edilen ekmek ve su ücreti diye bildiği kuver aslında etik bir ücret değil. Restoranlar da bunu bildiği için hiçbir zaman menüde kuver ücretinden bahsedilmez. Ekonomik tezlere göre kuver aslında "hidden fee" yani gizli, müşteriden saklanmış bir ücret kalemi. Bana göre müşteriyi söğüşlemek için uygun ortam yaratmaktan başka bir şey değil.

Kuverseverler Şehri Roma'dan bir Coperto (Kuver) örneği. 2 Kuver 6 Euro. Bahşiş diye yazarak kurnazlık yapılmışlar. Hesabın %40'ını kuver oluşturuyor...

Couvert'i dünyaya Fransızlar armağan etmiştir. Fransa'da yemek yeme şansınız oldu mu? Verdiğiniz %10 bahşişi beğenmeyip, fırça atan garson hangi milletten deseniz, hiç düşünmeden Fransız derim.

Ekmek ve su parası diye bilinse de, kuver aslında kelle başına alınan restoran haracıdır. Yurtdışında ekmek, ketçap, hardal, peçete ve masa örtüsü için alınan ücret diye belirtilir. Su kesinlikle kuver ücretine dahil değildir.  

Yine Roma'dan: 2 kişilik kuver 2 eurodan, 4 euro.

Fakat bu kuver uyanıklığı mekan sahiplerinin o kadar hoşuna gitmiş ki, Avrupa'da bunu biraz evrimleştirip, Table Price/Cover Charge denilen masa ücretine çevirmişler.

Masa ücretindeki durum kuverden biraz daha farklı. Restoran size dolaylı yoldan "bu masaya akşam yemeğinde oturmanın bir ücreti var" diyor. Masa ücreti toplam hesaba eklenen %15 ile başlar, %35'lere kadar çıkar. Şaka değil. 8 kişilik bir akşam yemeği için 100 euro tutan yemek için 135 euro ödemelisiniz. Zaten hır gür çıkmasın diye "Cover Charge %35" diye okuyacağınız şekilde sağa sola mutlaka yazarlar. Bazılarında %10 bahşiş de zorunludur. 135+10, 145 euro. 
Akşam yemeğinden 4 kişi %50 kazık yedik, afiyet olsun!..

İspanyollar  Kuver yani Cubierto genellikle almıyor. Örnekte Kuver yok, Masa ücreti ise 15$


Yabancı gezginler bu ücretleri hatta özellikle kuveri hırsızlık olarak görüyor. Bu konuda yapılmış birçok araştırma var. Müşteriler araştırmalarda "bu ücretin menüde yazmadığını, bilerek gizlendiğini, bu ücretin hırsızlık olduğu" dile getiriyor. 

Restoranlar ise duruma farklı açılardan yaklaşıyorlar:
-Kuver ücretiyle servis masraflarını karşılamak
-Düşük profilli müşterileri kuver ücretiyle korkutarak, mekana gelmesini engellemek
-Müşterilerin daha fazla yemek yemesini sağlamak (Mantık nerede?)

Dinlenme tesisinin lokantasında kuver keyfi


Küçük bir hikaye ile yazıma son vereyim. 

Kuver her ne kadar mütevazi bir ücret gibi görünse de, bazen hesabı korkunç boyutlara çıkarır. İstanbul'da hesaba 15-20 kuver yazan lüks mekanlar vardır. 

Bunlardan birinde öğrencilik yıllarımda bizzat ben çalıştım. Cevizli zeytinyağlı ekmeği mutfakta kendimiz yapıyorduk. 3 dilim kızarmış ekmek, yanında tadımlık balzamik ve zeytinyağı. Her gelen masaya ikram diye götürürdük. Ayakbastı parası 10tl kuver ücreti. Müşteri "hmmm çok güzel" derse; 2-3-4, artık kaç tane isterse götürürdük. Adisyona şimdinin parasıyla 10tl yazılırdı. Düşünsenize 60 liralık ana yemek yiyeceksiniz. 2 kuver istemişsiniz 20tl kuver ücreti. Yemek 60, 4-5 dilim ekmek 20tl. Kalabalık gelen masalar, şef garsonun emriyle kuver ve su yağmuruna tutulurdu. Kuver 10tl, 33ml Erikli su 5tl. Bu tip mekanların şef garsonları çok kurnazdır. Müşterilerin çok içtiklerini, kafalarının iyi olduğunu fark ettikleri anda operasyon başlar. O gece İspanyol turistlere şefimizin akbaba operasyonuyla 20 şişe su, 20 adet kuver satmıştık. sadece iki kalem için 200tl! Restoranı yemekle değil, suya ve kuvere ödedikleriyle ihya etmişti kafası kıyak İspanyollar.

Bazen ilginç müşteriler gelirdi. Adam 1. sınıf lüks mekana gelmiş, sevgilisiyle yemek yiyecek. Hemen beni çağırıp, kızarmış ekmekleri gösterdi:

-Bu nedir?
-Özel baharat karışımlı, cevizli fırın ekmeği
-Tamam sen bunu götür. Al şu parayı. Aşağıdaki bakkaldan bi somun ekmek al gel.
-???

Şef garson, "Adam arıza çıkarmasın, git tekelden ekmek al gel" dedi. Somun ekmeği siyah bira torbasına koyup götürdüm. Adam restoranın ortasında torbadan çıkdığı ekmeği koparıp, sevgilisiyle yemeğin suyuna bana bana yedi. "Kuvere vereceğime sana gitsin" diyerek 5 liradan artan parayı da , bahşiş olarak bana verdi. Anti-kuverist hareket engellenemez :)

"Kilkenny Irish Cream Ale" içmek istiyorsanız İstanbul'daki tek tük mekanı bulmanız gerekiyor. Bunlardan biri de The United Pub.

Bu yazıda "The United Pub" bahanesiyle Türkiye'deki işletmecilik anlayışını eleştiren uzun bir eleştirisi yazısı yazdım. Bira kültürüne ilgisi olan okuyucuların da bu yazıyı ilgiyle okuyacaklarını düşünüyorum.

İstanbul her geçen gün hızla değişen bir şehir. Her gittiğimde yine bir şeylerin değişmiş olduğunu görüyorum. Değişmekten kastım eski mekanların kapanıp, yerine yenilerinin açılması değil. Mekan işletmecileri, İnsanların değişen ve yükselen beklentilerine uygun farklı bir konsept oluşturmaya çalışıyorlar. Mesela nasıl bir konsept?? Bu soruya cevap vermeden önce konuya geniş bir açıklama getireyim.

****
Sanal mecralarda gastronomi ile ilgili yazılar arttıkça insanlarda yemek ve içki üzerine araştırma yapma hevesi de arttı. Özellikle içki kültürü ile ilgili son 3 yılda sosyal medyada çok ciddi bir kitle oluştu. Instagram, twitter ve blogger vasıtasıyla viski, şarap ve özellikle bira ile ilgili çok ciddi yazılar kaleme alınmaya başladı. Bu yazarların yaptığı kesinlikle hafife alınacak bir iş değil. Bu yazılar, ciddi bir bilgi ve tecrübenin yanında, gelişmiş tat alma ve koklama yeteneği de gerektiriyor. Bunun farkında olan birçok insan var ve bu arkadaşların ciddi sayıda sadık bir takipçi kitlesi var. 

The United Pub'daki önemli biralardan biri: "Schneider-Weisse Tap6 Unser Aventinus" 

Mesela birayı ele alalım. Bizim memlekette bira hep sıvı hamallığı yapan, alt tabakanın veya üniversitelilerin içtiği sıradan bir alkollü sıvı olarak görüldü. 15 sene öncesine kadar bira demek yanlızca Tombul Şişeli Efes demekti. Yeni nesil ile birlikte zevkler kısmen değişti, Klasik Efes'in müşterisinin bir kısmı Tuborg'a ve Bomonti'ye kaydı. Fakat bira anlayışı hemen hemen hiç değişmedi. Bira, hala "bakkaldan 5 liraya alınan, barda 10 liraya içilen, ucuza kafa yapan alkollü sıvı" olarak tüketilmeye devam etti. 

Cistercian Manastırları tarafından üretilen yüksek alkollü "Trappist" biralarından sadece "Chimay Blue" ve "Westmalle Trappist" ülkemiz sınırları içinde bulunmaktadır.

Peki bir soru...
Dışarı çıktığınızda sürekli aynı yemeği yemiyorsunuz. Peki neden arkadaşlarınızla buluştuğunuzda hep aynı birayı içiyorsunuz? 
"Çünkü ben bunu içmeyi seviyorum". Maalesef bunun cevabı sadece o birayı seviyor olmanız değil. 

Endüstriyel bira üreticilerinin "daha çok fıçı satabilmek" için işletmeleri cazip tekliflerle etkilemesi neticesinde, "yıllarca barlarda sadece bu biralar uygun fiyata satıldığı için" insanların kazandığı damak alışkanlığı. Bazen uygun fiyatlı olduğu için mecburiyet, bazen ise  farklı tatlara karşı damağın körelmesi... Yani özetlersek, birçok insan sadece ucuz olduğu için aynı birayı içiyor ve zamanla bu tada alışıyor. Bir süre sonra diğer biraları denese de, tadı tuhaf geliyor. Zaten çoğu insan, alışkanlıktan ve cazip fiyatından dolayı farklı bir tercih yapma gereksinimi de duymuyor.

Bomonti ve Efes sevenler için Fransız birası "Kronenbourg 1664" farklı bir tercih olabilir.

İçtiği her yeni birayı Efes, Tuborg veya Bomonti ile kıyaslamalarının (veya tadını benzetmelerinin) sebebi de, gelişmemiş damak ve koku yeteneğiyle açıklanabilir.

Şimdi parantezi kapatıp asıl konumuza dönelim.
****
Ankara'daki Cafe Del Mundo'nun uçuk fiyatlarıyla içki dükkanlarının kıyaslaması... 

Son yıllarda bazı mekanlar çeşitlilik olması veya farklılık yaratmak amacıyla menülerine ithal biraları da eklemeye başladılar. Fakat Fıçı Efes (Tuborg, Bomonti vs) satmak mali açıdan daha cazip geldiği için ithal biraların fiyatlarını fahiş şekilde fiyatlandırıyorlar. Fıçı biradan 5-6 lira kazanç sağlayan işletme, Migros'ta 7 liraya satılan ithal birayı 17 liraya satmaya çalışıyor. İthal bira içen müşterileri yolunacak kaz gibi görenler de var. Efes Pilsen'in ve Tuborg'un yurtdışından ithal ettiği, marketlerde bile kolayca bulunan ithal biraları 2 katı fiyatla satmaya çalışan bir yer hangi sıfatı uygun görürsünüz?!

İstanbul'da bu çağdışı zihniyet yavaş yavaş değişmeye başlamış. Mekan sahipleri artık insanların gelişen içki kültürlerine hitap etmeye çalışıyorlar. Konsept değişiminin öyle sadece dekorla veya müzikle olamayacağını, gerçek anlamda bir farklılık yaratılması gerektiğini anlamışlar. 

Muğla'da üretilen "Gara Guzu" kısa sürede dikkatleri üstüne çekmeyi başardı.

Bunun için belli başlı mekanlarda, (marketlerde bulunan ithal biralara ilaveten) küçük ölçekli ithalatçılarla ülkemize getirilen biraları da menülerine eklemişlerBirçok mekanın menüsünde 20 çeşit farklı bira var. Öyle Efes Pilsen Klasik, Efes Malt, Efes Light vs. vs. diye yalandan çeşitlilik değil. Hiç görmediğimiz, "vay be, yurtdışında içmiştim. Burada bu da mı varmış" dediğimiz gerçek bir çeşitlilikten bahsediyorum.

Butik biracılığın genç ekolü Brewdog'un yumuşak içimli birası "Punk IPA" denemeye değer...

Özellikle Kadıköy, Taksim ve Beşiktaş civarında insanlara Fıçı Efes (Tuborg, Bomonti vs) dayatma olayı tamamen bitmiş. Büyük bir yarış var ve birçok mekan ciddi anlamda farklı olmak istiyor. Çoğu mekan menüsünü de kapıda sergiliyor, bira fiyatlarını da dışarıdan kolayca görünecek şekilde siyah tahtalara yazıyor.


Mekanlar Türkiye'de zor bulunan ithal biraları satmak için büyük fedakarlık yapmaya başlamışlar. Efes'ten 5 lira kar eden mekan ithal biradan da 5 lira kazancı yeterli görüyor. Hatta bazı mekanlar ithallerden 3-4 lira , yani daha az kazanıyor. Örneğin, Kadıköy'deki mekanların duvarlarında Krombacher 10 lira, 3 kozel+patates kızartması 25 lira gibi yazılar gördüm. 

Atatürk'ün en sevdiği bira, efsanevi doppelbock "Paulaner Salvator" yakında Türkiye'de!..

Beşiktaş'ta Weihenstephaner, Paulaner gibi kaliteli alman Weizen biraları 12 lira. Paulaner'ın içki dükkanlarında bile 8-9 lira olduğunu düşünürsek, bunlar cidden müthiş insaflı, tüketime teşvik edici fiyatlar.

Ankara'da sadece "ismi yabancı" diye (markette 5 liraya satılan) Kozel'i 14 liraya satmaya çalışan uyanık mekanlar var. "Kozel'i zaten Efes Pilsen kendi üretiyor, Türkiye üretimi, yani ithal bile değil..." diye uyarmak lazım ama mekan sahipleri bunu anlayacak kafada veya insaniyette değil.

İşte benim bahsettiğim konsept değişikliği tam olarak budur. "Duvardaki sıvayı söküp, tuğlalı dekor yapmak, menü yerine tablet vermek" veya buna benzer boş işleri evirip, çevirip "farklı" diye yutturmaya çalışmak konsept değişikliği filan değildir. Annenizin 20 yıllık kanepelerin salondaki yerini değiştirince farklı ve yenilenmiş hissetmesi gibi bir şeydir.

United Pub Beşiktaş Çarşı'nın en güzel yerine konuşlanmış

The United Pub bu durumu tam olarak anlamış. Öncelikle pub olmanın bazı gereksinimlerini sağlamaya çalışıyor. Mesela müzik sesi muhabbetinizi kesecek kadar yüksek seviyede değil. Müziği dinlerken sesinizi karşı tarafa duyurmak için bağırmak zorunda kalmıyorsunuz. 

Masalar birbiriyle iç içe. Herkes bu kadar içli dışlı bir masa düzenini sevmeyebilir. Fakat bana bu düzen daha samimi geldi. Masaların yakın düzenle yerleştirilmesi müşterilerin mekanda yalnız hissetmelerini engeller. 

Bahsettiğim samimi ortamın sağlanmasında çalışan gençlerin de büyük etkisi var. Çalışanlarla biraz sohbet etme şansım oldu.  Aradığım biralar konusunda yardımcı oldular, bazılarıyla okuduğu bölüm hakkında konuştum. Güçlü diyaloglara sahip personelin bir kez daha önemini anladım. Zaten bu samimiyet hissi müşterilere de yansıyor. Herkes gayet havasında görünüyordu. 

Yan masamdaki kişilerin içtiği biralara baktım. Herkes farklı bir bira söylemişti. Tuborg, Beck's gibi biraları içenler de vardı; Weihenstephaner, Hoogarden içenler de vardı. Bana göre özgür hissetmek budur. 

The United Pub gibi mekanlar sığ işletmecilik zihniyetinden kurtulup, müşterilerini daha fazla memnun etmeye çalıştıkça, gece hayatındaki kısır eğlence anlayışı da değişecektir. İnsanların daha fazla harcaması, mekanların daha fazla para kazanması da ancak bu şekilde mümkündür.
Belçika'nın meşhur yüksek alkollü birası "Pauwel Kwak" kendi özel bardağında içilmeli 

Mekanda mevcut olan bazı biralara yazıda görsellerle yer verdim. Birkaç güzel bira tavsiyesiyle yazıya nokta koyayım:

Hacker-Pschorr Hefe Weisse
(İyi dengelenmiş muz-karanfil aromalarına sahip Bavaria üretimi bir buğday birasıdır)
Bavik
(Belçika'nın butik biraevlerinden Brabandere'nin yumuşak içimli pilseni)
Brooklyn Lager
(Karamel, bitter ve çiçeksi notalarıyla dikkat çeken kehribar renkli lager tipi bir biradır)
Fuller's Wild River
(4 farklı Alfa tipi -Liberty, Cascade, Chinook, Willamette- şerbetçiotuyla hazırlanan, turunçgil notaları baskın bir biradır)

Yol Tarifi:



Hösök Tere (Kahramanlar Meydanı) civarını gezmek için Sarı Hat'ta binmelisiniz

Budapeşte'ye 4 kez gittim ve artık bu şehrin insanını daha iyi anlamaya başladım. Aslında Budapeşte'ye de Lizbon için yaptığım gibi geniş bir inceleme yazısı yazacaktım fakat bu yazıda size sadece metrodan bahsedeceğim. İşte ayaküstü okumalık, tadımlık bir Budapeşte yazısı...

Her şey karman çorman!

Havaalanı'nda indiğinizde, kapıdan çıkınca herkesin sol taraftaki otobüs duraklarına yürüdüğünü fark edeceksiniz. Şehir merkezine gitmek için buradan Köbanya-Kispest otobüsüne binmeniz gerekiyor. Biletim yok diye endişe etmeyin. Durakların dibinde bilet makinaları var. Nakit ve kredi kartı geçiyor. 

Eğer Havaalanından Köbanya otobüsüne binecekseniz ve gittiğiniz gün travel card almayı düşünmüyorsanız aktarmalı bilet almanız gerek. Üzerinde 1 yazan bileti otobüse okutup invalid etmelisiniz. 2 no'lu bileti ise Köbanya Metro İstasyonu'ndan Deak'a giderken, Mavi Hat'ta kullanacaksınız.

Macarlar da Çekler gibi Euro yerine kendi para birimleri Forinti kullanmaya devam etmişler. HUF'un anlamı macar forinti. 1 Forint=0,8 Lira. Forint-Lira kuru, ciddi bir parite değişimi olmadıkça genellikle böyledir. Forinti liraya dönüştürmenin en basit yolu Forintten 2 sıfır atmaktır. 

Metroya pencere yapma fikri sadece Ankara'ya özgü değilmiş meğerse!..

Tek Binişlik Bilet: 350 Forint (3.5 Lira)
Yani Macaristan gibi fakir bir ülke için ulaşım tek bilet bazında biraz pahalı.

Makinadan alırsanız daha ucuz. Bileti otobüs sürücüsünden alırsanız fiyat 450 Forint (4.5 Lira).

10'lu Bilet de makul bir seçenek gibi durmuyor. 10 adedi 3000 Forint (30 Lira). Biletleri bu şekilde alarak %14 kazanç sağlayabiliriz ama bilet hala çok pahalı. Ayrıca aktarmalar da ücretli. Aktarmalı bilet 530 Forint (5.3 Lira). Gördüğünüz gibi Budapeşte'de ucuz yollu ulaşım için bilet kullanmak mantıklı bir seçenek değil.

Eski Sovyet malı trenlerin kullanıldığı Mavi hat gördüğünüz en kötü metro hattı olmaya aday

24-48-72 saatlik ve 1 haftalık bilet seçenekleri daha cazip görünüyor.

Burada önemli bir noktaya açıklık getireyim. Bazı sitelerde 24h kartların 00.00-23.59 arasında, yani aynı gün içinde geçerli olduğu yazıyor. Bu bilgi artık doğru değil. Çünkü Haziran 2015'teki ziyaretimde günlük kartlar 24 saat geçerliydi. Örneğin biletinizi bugün 14.25'te aldıysanız, yarın 14.25'e kadar kullanabilirsiniz. 

Travel Card (Seyahat Kartı) aldığınızda bu kartı Metro, Otobüs, Tramvay, Troleybüs, HEV (Banliyö Hattı) ve bazı Nehir Botlarında (D11-D12) kullanabilirsiniz.

Bilet veya travel card almadan önce Budapeşte'de kaç gün kalacağınızı, nerelere gideceğinizi belirleyin. Ondan sonra bilet mi yoksa günlük kart mı alacağınıza karar verin.


Bilet Otomatı (vending machine) gayet kullanışlı


Night Bus
Avrupa'da Night Bus denilen Gece Otobüsü olayı Budapeşte'de en sevdiğim hizmet. Gece 3'te bile otobüsler vızır vızır geçiyor. Gece seferleri 15-20dk'da bir olacak şekilde ayarlanmış. Bu yüzden Budapeşte Gece Hayatı çok canlı. Bir şehrin gece hayatını deniz veya tarihi belirlemez, ulaşımı belirler. Ankara'daki durgunluğun tek sebebi gece 23.00 gibi ulaşımın sona ermesidir. Böyle bir şehire deniz değil okyanus getirseniz ne değişir?)

Bazı Avrupa şehirlerindeki gibi Night Bus tarifesi farklı değil. Normal bilet veya seyahat kartlarınızı gündüz olduğu gibi kullanabilirsiniz. Ekstra ücretlendirme yok.

Not: Bilet otomatından bilet nasıl alınır? Seçenekleri görmek ve demoyu izlemek istiyorsanız bu siteyi biraz kurcalayın: http://www.bkk.hu/automata/

200E Köbanya otobüsü havaalanından yolcuları alırken...

Biletlerinizi kesinlikle kaybetmeyin!
Size ulaşımla ilgili bilgiler verdim. Buraya kadar her şey normal görünüyor değil mi? Maalesef curcuna bundan sonra başlıyor .

Macaristan, geçmişte Komünizm ile yönetilen birçok ülke gibi bazı eski alışkanlıkları günümüze taşımaya çalışıyor. Toplumu bir bariyerle çevrelemek yerine bireylerin kendi otokontrol mekanizmasını geliştirmesini isteyen bu sistemin en somut örneği ulaşımda turnikelerin olmamasıdır. Bu durum ise genellikle yurttaşlık bilinci kavramıyla açıklanmaya çalışılır.

Budapeşte metrosu 4 ana hattan oluşuyor (Sarı-Kırmızı-Mavi-Yeşil)

Özellikle İsviçre, Almanya, Avusturya gibi gelişmiş ülkelerde görülen Turnikesiz Ulaşım Sistemi bu ülkeye tabiri caizse birkaç beden büyük gelmiş. 

Macaristan gibi ekonomisi bozuk ve kişi başına geliri düşük bir ülkenin ısrarla turnikesiz sistemi uygulamaya çalışması bu ülkelere özenmekten başka bir şey değildir. Çünkü Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi devletler, zengin ülkelerdeki yüksek vatandaş profiline sahip değiller. Bunu kendileri de bildikleri için yarı-otokontrol diyebileceğim legal-söğüşleme yöntemine geçiş yapmışlar...

Turnike yok ama makinaların başında görevliler bekliyor. Değişik bir medeniyet örneği 

Sistem bana oldukça garip geldi. Turnike yok ama her giriş noktasında bilet makinalarının başında görevliler bekliyor. Biletiniz yoksa veya süresi geçmişse size yardımcı oluyorlar. Fakat metro çalışanları size yardımcı olmak için orada değiller. Devlet işsizliği azaltmak için böyle çözümler bulmuş. Bu insanlar aslında burada organik turnike görevi yapıyorlar.  

Giriş noktasında genellikle sorun yaşanmıyor. Çünkü biletiniz yoksa veya süresi geçmişse, metro çalışanları sizi bilet otomatına yönlendiriyor.

Ticket Validation (Bilet Okutma) noktası

Oysa Kalvin İstasyonu'nda durum tamamen farklı. Bilet makinalarının başında kimse yok. Elinizi kolunuzu sallaya sallaya metroya gidiyorsunuz.

İşte problemin başladığı nokta da bu. Şehre yeni gelen turistler bilerek-bilmeyerek veya dikkatsizlik nedeniyle makinaya biletini okutmayı unutabiliyorlar. "Eee unutmasınlar, biletini okutsunlar" diyenleriniz olacaktır. 

Biletinizi okuttunuz. Kontrolün olmadığı Kalvin İstasyonu'ndan metroya giriş yapıp, bilet kontrolörlerinin çıkış kapısında sizi karşıladığı Deak İstasyonu'ndaki kontrolde onlara makinaya okuttuğunuz biletinizi göstermek zorundasınız. Kaybetme hakkınız yok. Bilet almamak, okutmamak, bileti kaybetmek, biletin süresini geçirmek, aktarma biletini okutmamak, hemem hemen her şeye ceza kesiyorlar. 

Biletsiz bin cezası: 8000 HUF (Yani yaklaşık 80 Lira)

Madrid'de medeniyet: Biletin varsa geçersin, yoksa adımını bile atamazsın. Sıfır stres!

Turist Tuzağı
Devlet bazı noktalarda kontrolü esneterek insanların hata yapmasını hedeflemiş. Örneğin Köbanya Metro İstasyonu'na orta refüjdeki metal asma köprüden girerseniz biletinizi invalidate edemeden metroya binersiniz. Oysa Alışveriş merkezinin içinden girip, biletinizi makinelerden okutarak istasyona girmeniz gerekirdi. Fakat Macarlar orayı bilet okutma makinası koymak yerine turistin ağa düşmesini bekliyorlar.

Zira Deak'ta çıkışa geldiğinizde bilet kontrol ekipleri biletinizi neden okutmadığınızı soracaktır. Makina yoktu vs. gibi açıklamalarınızı kesinlikle dikkate almazlar. Bizdeki gibi inisiyatif beklemeyin. Cezayı ödemeden gidemezsiniz.

Deak Metro İstasyonu en sıkı denetimin yapıldığı noktadır. Biletinizi kaybettiyseniz veya almayı unuttuysanız, burada inmeyi aklınızdan dahi geçirmeyin.

Ticket Validator (Bilet Makinesi)

Otobüs, tramvay ve troleybuslarda ise kolundaki bantta bilet kontrol yazan kontrolörler dolaşıyor. Kontrol ekibi otobüsten otobüse geze geze dolaşır. Biletlerle ilgili prosedürleri bilmemeniz onların sorunu değil. Tek sorunları var: sizden alacakları 8000 forint ceza.

Günlük biletlerde de küçük bir tüyo. Biletinizin geçersiz olma saatini kontrol edin. Metronun çıkışındaki kontrol noktasına geldiğinizde biletinizin son kullanım saatinin geçmemiş olmasına dikkat edin. Kontrolörler zaten turist avındalar, ceza kesmek için bahane arıyorlar.

Kontrolörlerin kestikleri ceza başına özel bir prim sistemiyle ödüllendirildiğini düşünüyorum. Ceza ücretini alana kadar şirret bir tavır sergilerken, cezayı ücretini aldıktan sonra güleryüzlü harika insanlara dönüşüyorlar :)

İşin komiği zavallı turistler ceza yerken, Budapeşteliler ulaşım araçlarını bedavaya kullanmaya devam ederler. Çünkü şehrin lokalleri "nerede, ne zaman denetim olacağını" bilirler. Zaten Macar devletinin amacı kendi vatandaşına değil, turistlere ceza kesebilmektir.

8000 Forint yani 80 Lira belki bazılarına normal bir rakam gibi gelebilir. 8000 Forint Macarlar için oldukça yüklü bir rakam. Budapeşte'de kaliteli bir restoranda nefis bir Thai yemeğini 1500 forinte, 200 gramlık kaliteli bir handcraft burgeri 1000 forinte yediğinizi göz önünde bulundurun.

İşin sırrı bu tabloda!

Gördüğünüz gibi basit bir ulaşım sistemi ve devletin turist söğüşleme taktiği yüzünden "Bilet aldık mı, makinaya okuttuk mu, kayboldu mu?" diye sürekli gereksiz bir stres altındasınız. Kaybolursa da formülü verdim. Deak'ta inmeyin:)

Yazımı, ulaşımı en ucuz nasıl gerçekleştireceğinizi anlatıp bitireyim.

Ucuz Ulaşım Formülleri
1. Haftalık Kart
Eğer benim gibi yalnız gezginseniz ve şehirde 1 hafta kalacaksanız. Kesinlikle 1 haftalık seyahat kartını almalısınız. Fiyatı 4950 Forint yani 49.5 Lira. Şu anki kura bakarsak 47 lira gibi bir fiyata denk geliyor. Yani ulaşım masrafınız günlük 6.7 lira. Muhteşem bir fiyat.

2. 24-47-72 Saatlik Kartlar ve 24 Saatlik Grup Kartı
Eğer 4-5 kişilik bir grup halinde gelmişseniz ve 3-4 gün kalacaksanız bu durumda 3300 Forinte satılan 24 saatlik grup kartlarından alabilirsiniz. Bu kartı en fazla 5 kişi ortak kullanabilir

Eğer 2 kişiyseniz, grup kartıyla günlük ulaşım 15-16 lira gibi bir rakama gelir. Doğal olarak grup kart almanız mantıklı olmaz, üstelik ayrı da gezemezsiniz. Grup kartı 2 ve 3 kişi için fazla avantajlı değil. Bu durumda günlük kartlar daha cazip. 

Fakat 4 kişiyseniz ve şehirde 3-4 gün kalacaksanız 24 saatlik grup kartı ile ulaşımınızı kişi başı 8 lira gibi bir rakama getirebilirsiniz. Tek kötü yanı ayrı gezemeyeceksiniz. "Biz zaten ayrı gezmiyoruz" diyenler için 24 saatlik grup kartı çok cazip bir seçenek. 72 saatlik kart alırsanız seyahat masrafınız günlük kişi başı 13 lira olacak. Günlük 5 lira avantaj sağlamak için 4 kişi sürekli birlikte gezmek ne kadar doğru olur, buna iyi karar vermek gerek.

Cezalarla, kontrollerle uğraşmak istemiyorsanız 1 haftalık ulaşım kartınızı alın ve kaybetmemek için ona gözünüz gibi bakın...

Budapeşte Şehir İncelemesi yazısında görüşürüz...

Yurtdışına çıkanlar görmüştür. Birçok ülkede ayaküstü atıştırma mekanları vardır. Dilim pizzacılar, sandviç arabaları, hamburgerciler bunlara örnek verilebilir. Fakat eğer bahsedeceğimiz şey büfe yani ayak üstü yeme kültürü ise Türkiye açık ara önde gider. Hatta bazen sokak lezzetleri, en fiyakalı restoranları bile bastırır.

Sactan alınıp sıcağıyla elimize tutuşturulan gözleme; stad önünde yenilen köfte ekmek; gece yenilen kokoreç, ıslak hamburger; camekanlı arabasıyla arz-ı endam eden pilavcı aklıma ilk gelenler.  

Bu yazımda biraz Lizbon'dan, biraz da yerellerin ayaküstü atıştırma kültüründen bahseceğim...

Lizbon'da graffiti şehrin elbisesi gibi adeta

Lizbon yamaç üstüne inşa edilmiş bir şehir olduğu için Avrupa'nın diğer şehirlerinin aksine oldukça yokuşlu. Özellikle Chiado (okunuşu Şiyado), Bairro Alto (okunuşu Bağu Altu), Alfama gibi yerleri gezerken bu durum sizi biraz zorlayacak. 

Şehirde okyanus üzerinden esen rüzgar nedeniyle sürekli kuru bir rüzgar var. Hava güneşli bile olsa bu kuru rüzgar esmeye devam ediyor. Rüzgar nedeniyle cildiniz kısa sürede kuruyor. Gelirken nemlendirici kremlerinizi ve sizi rüzgardan koruyacak bir üstlük almayı unutmayın. 

Baixa'nın ana caddesi Augusta'dan, Zafer Geçidi'ne ve Comercio Meydan'ndaki anıta bakış

Yurtdışına gidenler genellikle geziden önce gezi bloglarını ve ekşisözlük'teki entryleri okuyorlar. Açıkçası bu tip yazılar bana hiçbir şey ifade etmiyor. Herkesin yaptığı gibi mekanların isimlerini ve resimlerini koymak yerine, kafanızda Lizbon'u tam olarak canlandırabilmeniz için harita üzerinde bazı önemli işaretlemeler yaptım. İsterseniz resmi başka bir pencerede büyütün ve yazıyı okurken haritayı açarak bahsettiğim yerlerin nerede olduğunu inceleyin...

 Comercio Meydanı'nın Ortasından: Zafer Geçidi ve meydandaki Kral Jose I'in Anıtı

Her şehrin kalbi diyebileceğimiz bir referans noktası vardır. Misal buna Ankara için Kızılay, İstanbul için Taksim örnek verilebilir. Madrid için Del Sol, Viyana için Stephansplatz... Lizbon'un kalbi ise Baixa/Chiado metro istasyonu. Bu nokta Lizbon'un orijin noktası. Buradan birçok önemli noktaya yürüyerek 15 dakika içinde ulaşabilirsiniz. 


BAIXA POMBALINA
Bu arada yeri gelmişken istasyonun isminin neden Baixa/Chiado olduğunu söyleyeyim. Arabik dönemde Lizbon Şehir Merkezi daha doğuda yer almaktaydı. Büyük Lizbon Depremi'nden sonra şehir batıya doğru kaydı ve iki yeni yerleşim yeri oluşturuldu. 


1755'te 9.0 şiddetindeki büyük depremden sonra inşa edilen yeni şehir (Sarı renkli bölüm)

Bunlardan biri Baixa Pombalina. Burası hediyelik eşya dükkanlarının, tarihi pastanelerin ve restoranların olduğu önemli noktalardan biri. Comercio Meydanı'ndan başlayıp Sao Pedro (Rossio) Meydanı'na kadar yayılan, düz ve geniş bir alana kurulmuş. Baixa'nın ana caddesi olan Rua Augusta yalnızca 700m uzunluğunda. 

Giaola Pombalina (Pombalina Kafesi)

Pombalina ismi nereden geliyor?
Lizbon'un şehir merkezinin değişmesine sebep olan 1755'teki Büyük Lizbon Depremi müthiş korkuya sebep olmuştu. Portekiz Krallığı batıda yeni bir şehir inşa etmeye karar verdi. Yeni şehir inşa edilirken aynı hataları yapmak istemeyen devletin ileri gelenleri; müthiş şehir planlaması yaptı. Sadece bununla kalmadılar. Yenilikçi bir fikirle, binaları depreme dayanıklı ağaç bir kafesin üzerine inşa ettiler. Bu kafese Giaola Pombalina veya Pombalina Kafesi denilmektedir. 

18.yy Portekiz Mimarisi'nden günümüze gelen ağaç iskelet sistemi

1755 sonrasında, yeni şehrin inşaasında ve devletin yönetiminde en büyük etkiyi sağlayan,  o dönemin büyük devlet adamlarından The Marquis of Pombal (Sebastião José de Carvalho) hem Baixa bölgesine, hem de bu mimariye adını vermiştir. Yeni kurulan şehrin resmi adı Baixa Pombalina olsa da, halk kısaca Baixa der. (Okunuşu Bayşı veya Bayşa)

Aydınlanma Çağı'nda, Hristiyan Jesuit Tarikatı'nın şehirden temizlenmesi için başlatılan gizli bürokratik savaşı, Jardim Bahçeleri'nin ordaki Jesuit Kilisesi, Igreja de São Roque'den bahsederken anlatacağım.

Chiado Meydanı ve şair António Ribeiro'nun heykeli

CHIADO
Metrodaki turnikelerden çıkınca sol taraftaki yürüyen merdivenlerden gitmeyi tercih ederseniz, Chiado'ya çıkarsınız. Chiado semti oldukça dik bir bölgeye kurulmuş. Baixa'dan Chiado'ya yürüyerek çıkmak yerine metrodaki yürüyen merdivenleri kullanın. Yürüyen merdivenleri bitirip, metrodan çıktığınızda Kiliseler ve heykellerle süslü küçük ve kalabalık Chiado Meydanı'na çıkacaksınız. 

Hostelin balkonundan Camões Meydanı'ndan geçen tramvayları izlemek güzel

Burada küçük bir bilgi vereyim. Largo ve Praça sözcükleri meydan anlamında kullanılıyor. Fakat Avrupa şehir mimarisi'nde Largo meydan olamayacak kadar komik ölçüde bir alan olduğu için Portekizliler bu tip küçük meydanlara Praça (Meydan) demek yerine "geniş" manasındaki Largo sözcüğünü kullanmışlar. 

100 küsur yıllık tarihi cafe, A Brasileira'nın içeriden görünüşü

Meydana çıkar çıkmaz Chiado'nun heykeliyle karşılaşıyoruz. 16.yy'da burada yaşayan şair António Ribeiro bu bölgeye adını vermiş. Chiado ise şairin lakabı ve "hırıltılı" manasındaki bu sözcüğün, Ribeiro'daki solunum rahatsızlığıyla ilgili olabileceğini düşündüm. Portekizce hırıltılı manasındaki bir sözcüğün şehrin en önemli bölgesine ismini vermesini garipsediğimi söylemeliyim.


Bairro Alto sokaklarında ilgi çeken yazılardan biri
"Size umursamaz bir şekilde bakan insanların gözü olmak isterdim"

Metrodan çıkıp arkamızı dönünce, Portekiz Edebiyatı'da damgasını vurmuş ünlü Café A Brasileira'yı görüyoruz. Alter egosuyla yarattığı farklı üsluplarla dikkat çeken Fernando Pessoa kafenin ünlü müdavimlerinden biriydi. Pessoa genç yaşında öldü ama Chiado Meydanı'nda, Brezilyalı'nın Kahvesi'nde o hala kahvesini içmeye devam ediyor. Cafe Brasileira'nın Viyana'daki Demel, Budapeşte'deki New York Cafe gibi uçuk fiyatlara sahip olmadığını belirtmeliyim. Bir kahve yaklaşık 1 euro. Fakat servis son derece yavaş. Kahve içip yanında nata yiyebilirsiniz. 

Sıkı bir Fernando Pessoa hayranıysanız, sanatçının Coelho Rocha Caddesi'ndeki evini de gezmelisiniz. Giriş ücreti insaflı, sadece 3 euro. 

Fernando Pessoa'nın sandalyesine oturup, ona eşlik edebilirsiniz

Yabancı bir şehirdeki gezinin en zor noktası başlangıçtaki kararları doğru alabilmektir. Şehrin konaklayacağımız yerini belirlemek de gezinin kritik noktalarından biridir. Gece gezmeyi seviyorsak, gece hayatına yürüme mesafesinde bir yerde olmamız gerekir. Bazen şehrin tarihi merkezi ile kentsel merkezi farklı yerdedir. Gece hayatı da bambaşka bir yerdeyse, 3 kritik bir noktadan bize en uygun olanı tercih etmeliyiz. Lizbon küçük bir şehir ve 3 temel bölge iç içe geçmiş diyebilirim. 

Lizbon'a geleceklere konaklama önerilerim:
-Baixa/Chiado metro istasyonunun çevresi
-Chiado ve Cais de Sodre bölgesi

Chiado konaklama için çok iyi bir seçenek

Kaldığım hostel Chiado'nun 50m yukarısındaki Camoes Meydanı'ndaydı. Hostelin balkonundan Luis de Camões anıtı ve aşağıdaki Chiado Meydanı görülebiliyordu. Bu bölgede konaklarsanız, Bairro Alto 1 dakika, hayatın sokağa taştığı Cais de Sodre ise 10 dakika uzağınızda olacak. Sahile inmeniz ise yalnızca 15 dakika. (Cais de Sodre: Okunuşu Kayj Du Sudre)

Camöes, 16.yy'da yaşamış Portekizli ünlü şairdir. Burada da (diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi) büyük meydanlardaki anıtlara ve caddelere sanatçıların isimleri verilmiş. Sanat her anlamda yaşamaya devam ediyor. 

Avrupa'da, şehrin dokusunda (bizdeki gibi) askerlerin ve siyasilerin isimlerini nadiren görüyoruz. Bu durum; sanatın, Avrupa ve Türk toplumundaki önemini kıyaslayabilmek için en basit örneklerden biridir...


Barrio Alto'nun dar sokakları kalabalık ve eğlence vaat ediyordu...

BAIRRO ALTO
Bairro Alto Portekizce de Yukarı Mahalle anlamına geliyor. Gelmeden önce Bairro Alto'nun Asmalımescit'e benzeyen bir yer olduğunu okumuştum. Bu yüzden Bairro Alto'ya çok yakın olduğu için Camões Meydanı'nda kalmaya karar verdim.

Dar ve sonu görünmeyen sokaklara graffitiler eşlik ediyor 

Chiado Meydanı'ndan buraya yürümek 5 dakika sürüyor. Dar sokaklarda konuşlanmış küçük publar, shot barlar ve lokantalarla ünü Lizbon'un dışına taşmış bir yer burası. Asmalımescit, Kıbrıs Şehitleri veya Bodrum Barlar Sokağı gibi bir hareket ve canlılık beklentisiyle gittim. 


 Nerde bu insanlar?!

Hafta içi Bairro Alto oldukça sakindi. Hafta içi sakin olabileceğini düşündüm fakat işin garibi hafta sonu da ölüm sessizliği vardı! Bölgeyi farklı günlerde birkaç kez dolaştım. Akşam saat 8 civarı, gece 12 civarı gittim. Kesinlikle hiçbir hareket göremedim. Manzara kötüydü: Camında "2 bira 2.5 euro" yazan bomboş barlar, kapıda gel gel yapan çalışanlar, kepenk bile açmamış lokantalar...  Ortalıkta bırakın sokak partilerini, doğru düzgün insan dahi yoktu. Duruma hiçbir anlam veremedim. Resimlerdeki Bairro Alto ile gerçekteki tamamen farklıydı!

Barrio Alto'dan: Bizde ayıp sayılan balkona çamaşır asmak Lizbon'un olmazsa olmazı gibi...

Size bu yazıda bahsetmek istediğim aslında buydu. Lizbon'da gezilecek yerleri bütün gezi bloglarında okuyabilirsiniz ama Bairro Alto'nun neden böyle olduğunu okuyamazsınız. İşte acı gerçek: Maalesef bu bölgenin kış aylarıyla, yağmurlu ve soğuk havalarla kimyası tutmuyor. Sokak partileri genellikle yazın yapılıyor. İnternette gördüğümüz tüm resimler sıcak yaz aylarında çekilmiş. Kış aylarında burada hiçbir hareketlilik yok. Issız, ölüm sessizliğinde sokaklar ve yaşanan büyük hayal kırıklığı...

 A Tasca: Bairro Alto için şık sayılabilecek bir mekan

Önerilerim: 
-İstiklal'in alternetif mekanı, 2000li yılların başındaki Eski Zürih'i andıran Portas Largas
(https://www.facebook.com/pages/Bar-Portas-Largas/181378298544382)
-Electronica partileriyle dikkat çeken Clube da Esquina
(https://www.facebook.com/clubedaesquina.bairroalto)
-Eski bir eczaneden dönüştürülen ve içerdeki her detayla insanı şaşırtan restoran Pharmacia
(https://www.facebook.com/restaurantepharmacia)

CAIS DE SODRE
Burası Lizbon'un sahile yakın hareketli noktalarından biri. Belem Kalesi'ne gitmek için de buraya gelmeniz gerekiyor. Sahilden kalkan otobüslerle Belem Kalesi'ne 20-25 dakika içinde ulaşabilirsiniz.

Fakat buranın asıl önemli kısmı Lizbon'un alternatif gece hayatının kalbinin attığı nokta olmasıymış. Bunu gezi programına dahil ettiğim bir mekanı ararken öğrendim. Music Box'ı bulmak için Alecrim Caddesi'nden Cais de Sodre'ye doğru yürürken akın akın gelen kalabalık gruplar dikkatimi çekmişti. Gidince gördüm ki; Barrio Alto hikaye, Cais De Sodre'ye giden köprünün altında küçük bir hazine yatıyormuş meğer. 

Barların, kulüplerin olduğu bu bölge Lizbon'un eski genelev bölgesiymiş. Sonradan genelev kaldırılmış. Bölgede en ilgimi çeken mekan eski bir genelev olan Pensão Amor'du. Duvarlardaki erotizmi sembolize eden resimler, ikonalar; her yeri ele geçiren kırmızı renk; loş ve egzotik ambiyans, kısaca her şeyiyle sıradışı bir yer Pensão Amor. Bu arada mekanın ismi biraz alegorik. Portekizceden uygun bir şekilde çevrildiğinde, Genelev anlamına geliyor. (http://www.pensaoamor.pt/)

Önerilerim: 
-Reggea dinleyebileceğiniz güzel kulup Jamaica
(http://www.jamaica.com.pt/)
-Canlı müzik için Sabotage
(http://www.sabotage.pt/)
-Songkick ve BandsInTown'daki konser programını takip ettiğinizde ünlü gruplarla karşılaşabileceğiniz MusicBox
(http://www.musicboxlisboa.com)
-Canlı müzik çok iyi bir adres Tokyo
(http://www.tokyo.com.pt) 
-Elektronik müzik sevenler için Europa
(http://www.europabar.pt/agenda) 
-Büyük konserlere ev sahiplere yapan Cais de Sodre sahildeki dev müzikhol Espaço Armazém F
(http://www.armazemf.com/) 
-Kapı önü kalabalığında takılmayı sevenler için Champanharia do Cais
(https://www.facebook.com/ChampanhariaDoCais)

ELEVADOR DE SANTA JUSTA

Asansör şehir merkezinin içinde

Ben gittiğimde asansör ve çevresi bakımdaydı. Eğer metronun içinde satılan günlük ulaşım kartlarından birini alırsanız asansöre binmek ücretsiz. Asansör için ekstra ödeme yapmayın. Asansörün 150 yıllık tarihi önemi var. Venedik'teki San Marco Saat Kulesi veya Eyfel Kulesi gibi muhteşem bir manzara bekliyorsanız hüsran yaşarsınız. Basit bir saat kulesi için beklentinizi yükseltmeyin. Fakat bu nostaljik ve keyifli asansöre mutlaka uğramalısınız. 

Asansörün üst katı için ekstra ücret ödemeniz gerekiyor

Asansörün üst katına çıkmak isterseniz 2-3 euro daha vermeniz gerekiyor. Asansörün çevresinde demir ferforje olduğu şehir manzarası fotoğrafı için uygun değil. Ferforje yüzünden kadraj daralıyor. Eğer fotoğrafa düşkünseniz ve geniş kadrajlı, iyi bir kare yakalamak istiyorsanız yukarı çıkabilirsiniz.Meşhur Santa Justa Asansörü Baixa/Chiado metro istasyonundan yürüyerek 2-3 dakikalık bir mesafede. 

Asansöre çıktığınızda Sao Jorge Kalesi'ni görüyorsunuz. İsterseniz, karşıdan, Alfama semtinin uç noktasındaki bu kaleden de manzarayı izleyebilirsiniz.

 Asansörden Rossio Meydanı'na Bakış (Asansörün manzarası işte ancak bu kadar)

ALFAMA
Alfama, Lizbon'un en eski yerlerinden biri. Renkli evleri, sokaklarda koşturan çocukları görebilirsiniz. Eğer Lizbon'da 3-4 gün civarı kalacaksanız Alfama'yı yürüyerek dolaşmanızı önermem. Çünkü semt kalenin bulunduğu tepenin eteklerine kurulduğu için oldukça bayır. Belki Alfama'yı 3-4 saat içinde gezersiniz fakat bu bu gezi sizi oldukça yoracaktır. Akşam için enerjinizin kalmasını istiyorsanız, burayı Lizbon'un meşhur 28 numaralı Sarı Tramway'ı ile gezin.

Alfama'nın dar ve dik sokaklarında hayat tüm doğallığıyda devam ediyor

Alfama önemli bir şehir. Şehrin evveliyatını anlamak için İberya'nın tarihini de araştırmak gerekir. 

EMEVİLER, CASTILLE KRALLIĞI VE RECONQUISTA
İspanya'nın ve Portekiz'in bulunduğu İberya yarımadası 8.yy'da İslam Hanedanı Emeviler'in eline geçti. Bölgeyi aralıksız 350 yıl Magribi Araplardan oluşan Kurtuba Emirliği yönetti. Kurtuba Emirliği parçalandıktan sonra İberya'da, Anadolu'daki Beylikler Dönemi'ne benzeyen Taifa dönemi başlamıştır. 


Kurtuba Emirliği'nden sonra gelen Kurtuba Hilafeti döneminde İberia Yarımadası

Kuzey'deki Hristiyan Castille Krallığı 2. Taifa dönemine kadar bölgedeki islami otoriteyi %80 oranında ortadan kaldırmış ve toprakları ele geçirerek bölgeyi hristiyanlaştırmıştır. 11. yüzyılda Reconquista (Yeniden Ele Geçirme) hareketi 914 yılında başlar ve 2. Taifa döneminden sonra birleşen küçük arap emirliklerinin oluşturduğu Gırnata Emirliği'nin ele geçirildiği tarihte yani 1492 yılında sona erer. İşin tuhafı 1492 Yılında Avrupa Haritası da şu şekildeydi.

15.yy Avrupa Haritası. Gırnata Emirliği, Castille-Aragon Krallıkları ve Osmanlı İmparatorluğu

Emir Abdullah, Osmanlı Padişah'ı 2. Beyazid'den yarım istemesine rağmen Avrupa'nın en büyük gücü olan Osmanlı İmparatorluğu, Cem Sultan Olayı yüzünden Aragon-Castille Güçlerinin işgali altındaki Gırnata Emirliği'ne  yardım elini uzatmamıştı. Daha sonra adada Pasif Reconquista başlar ve İspanyollar Müslüman Araplar ve Yahudilere işkenceler yaparak yarımadadan kaçırmaya çalışırlar. Tarih, özellikle de Reconquista özel ilgi alanım fakat yine de bu bölümü daha fazla uzatmak istemiyorum. İzmir'le ilgili bir yazımda Pasif Reconquista olayına tekrar değineceğim ve size ilginç bir olay anlatacağım.

Alfama semti de Araplar tarafından kurulmuştur ve Arabic İberia dönemindeki ismi Al-Hammam'dır. Bazı kaynaklar o dönem mahallede hamamlar olduğu için bu ismin verildiğini söylüyor. Al-Hammam ismi de zamanla evrim geçirerek Alfama adını alıyor. Tepenin eteğindeki sert kaya zemine kurulduğu için Lizbon Depremi'nde yok olmayan tek bölge olarak günümüze kadar gelmiştir.

Alfama daracık sokaklarından geçen tramvaylarıyla, sokaklarda el ele gezen yaşlılarıyla, balkondan sarkan çamaşırlarıyla meşhur. Sokaklarda çocuklar top oynamaya devam ediyor. Avrupa'nın diğer şehirlerinde ve semtlerinde her şey daha modern gibi gösterilmeye çalışılırken, Alfama alt-orta gelirli sakinleriyle fazlasıyla doğal gözüküyor. Dünyayı kolonileştiren ve sömürgeciliğin bir numaralı müsebbibi olan Portekizli Denizcilere yazılan folklorik portekiz türküleri, Fado da buradan çıkmış. Bu sebeple semt Fado Geceleri ile meşhur.


Sao Jorge Kalesi tepedeki ormanın içinden tüm heybetiyle yükseliyor

SAO JORGE KALESİ
Tepenin başında yer alan ve daha önce bahsettiğim São Jorge Kalesi de 11. yüzyılda Araplar tarafından inşa edilmiştir. 

350 yıllık hakimiyete rağmen Lizbon'da hiçbir Emevi kalıntısı kalmamıştır. Reconquista hareketiyle hepsi yok edilmiştir. Kalan belki de tek yapı işte bu kaledir.

28 No'lu Tramvay Alfama'ya giderken...

CARREIRA NO 28 (28 NO'LU TRAMWAY)
Lizbon deyince malum herkesin aklına tramvaylar gelir. Sahildeki Comercio Meydan'ındaki yeşil tramvaylara binebilirsiniz. Fakat eğer Lizbon'da gerçek bir tramvay turu yapacaksanız şehrin en uzun hattı olan 28 No'lu tamvaya binmelisiniz. Bu hat şehrin bütün cazibe noktalarından geçer. Geçer ama Bairro Alto'dan binerseniz, Alfama'yı göremezsiniz. En önemlisi diğer turistlerle sıkış-tepiş vaziyette ayakta gidersiniz. O yüzden Baixa/Chiado'dan, Telheiras yönüne giden Yeşil Metro Hattı'nı kullanarak Martim Moniz'de gitmek, 28 No'lu tramvaya başlangıç durağından binmek daha mantıklı. 1-2 dk yürüdükten sonra durağa varıyorsunuz. Sırada bekleyen bizim gibi uyanık turistler var. Eğer yer kalmamışsa biraz bekleyin diğerine binin. O güzel şehir turunu 35-40 dakika boyunca ayakta ve kalabalıkta yapmanıza hiç gerek yok.

Tramvayın içi vernikli ağaç döşeme

Turun en keyifli bölümü, Tramvay'ın daracık sokaklardan, dik yokuşlardan geçtiği Alfama semtinde olduğunu söyleyebilirim. Dik yokuşlardan geçerken gördüğünüz, elinde torbalarıyla yürüyen yaşlılar ve rengarenk evler diğer Avrupa şehirleri gibi turizm için dizayn edilmiş bir yer yerine, yaşayan bir yerden geçtiğinizi size hissettiriyor. Fakirlik ve doğallık iç içe. Manzara etkileyici ve biraz da buruk...

Tramvayın içineki nostaljik atmosfer korunmuş (O tebessüm bana olmalı)

Martim Moniz'de başlayan tramvay turu Estrela Basilika'sının da olduğu Estrela'da son erer. Bu durakta mecburen inmek zorunasınız. İndiğiniz durakta bekleyin. Ancak tekrar kart basıp binebilirsiniz. Eğer günlük kartınız yoksa, bu yolculuk size 2 bilete mal olacağı için kartınıza kredi yüklemeyi unutmayın. 

Estrela (Yıldız) son durak (Biz durakta beklerken vatman tabelayı değiştiriyor) 

LİZBON METROSU
Lizbon metrosu 4 ana hattan oluşuyor. Havaalanından sadece kırmızı hat geçiyor. Şehir Merkezi'ne gitmek için Aeroporto durağından binip, Alameda istasyonunda Cais Do Sodre yönüne giden Yeşil Hatta aktarma yapmamız gerekiyor.

Balık istifi gittiğimiz Çayyolu Metrosu'ndan sonra Lizbon Metrosu bana tenha geldi!

Burada Avrupa'nın birçok şehrinde olduğu gibi tek kullanımlık kart veya bilet yerine tekrar kredi yüklenebilen Viva Viagem kart almamız gerekiyor. Kredi yüklenebilen bu kart 0,5 euro. Çok basit bir ince kart, kırılabilir, yırtılabilir. Fakat bu kartı kaybedince tekrar almak gerekiyor.

Tek bilet 1.4 euro, 24 saatlik bilet ise 6 euro. İlk işlemde Viva Viagem kart ücretiyle beraber 6.5 euro ödeyeceksiniz. Tek bilete ise 1.9 euro ödeyeceksiniz. 

Lizbon'a Madrid'den gelmiştim ve orada günlük kartlar 24 saat geçmiyordu. Aynı günün gecesi 00.00'da kart geçersiz oluyordu. Bu saçmalıktan sonra 24 saat geçen günlük kart ilaç gibi geldi. Üstelik havaalanından şehre gitmek sadece tek bilet ücretiydi. 

Lizbon Metrosu da denizcilik ruhundan etkilenmiş

Lizbon Metrosu'nun metro hatlarının ikonlarına bile Denizler ilham kaynağı olmuş. Mavi hat için martıları, yeşil hat kalyonları, kırmızı hat ise pusulayı takip ediyoruz.

Metro sistemi gayet düzgün işliyor. İstasyonlar yüksek tavanlı ve oldukça ferah. Burada önemli bir hususu not düşeyim. İspanya ve Portekiz'de, Demir Perde Ülkeleri'ndeki gibi "biz metroya turnike koymuyoruz ama yakalarsak ceza keseriz" gibi sığ bir zihniyet hakim değil. Metro sistemlerindeki düzensizlik nedeniyle Budapeşte'de 2 kez haksız şekilde 8000 forint (78tl) ceza yemiş biriyim. Metro cezaları özellikle Budapeşte'de devlet tarafından "Turist Söğüşlemek" amacıyla hazırlanan bir tezgah.Ne İspanya'da, ne de Portekiz'de böyle bir "yasal dolandırıcılık" yok. Turnikeler 1.5 metre yüksekliğinde açılır kapanır levhalardan oluşuyor. Üstünden bile atlamanıza bile izin vermeyen bir sistem var. 

Alameda aktarma istasyonu olduğu için genellikle kalabalık oluyor

Fakat iki ülkede başka bir kural daha var: Ulaşım kartınızı hem girişte, hem çıkışta okutmanız gerekiyor. Eğer kartınızı kaybettiyseniz, turnikelerden çıkmak için istasyon personelinden yardım istemeniz gerekecek. Gereksiz yere stres yaşayabilirisiniz, bu yüzden kaybetmemeye özen gösterin.

Budapeşte'de, devlet tarafından planlanan "turist avlamaya yönelik" ulaşım cezalarına Budapeşte ile ilgili yazımda değineceğim.

Devam edecek...